Yeni Yayınlar
Yükleniyor...
25 Nisan 2013 Perşembe










Adam ol baban gibi, eşek olma. 

Vaktiyle Eğitim Bakanlığı da yapmış olan tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesi’ nde müdür iken , birgün Sultan Abdülhamid’ in hizmetkarlarından bir paşanın oğluna kızar. Öğrencilerin arasında çocuğa; 

“Adam ol” der, “baban gibi eşek olma!” 

Çocuk bunu babasına anlatır. 

Babası: 

“Vay, demek ben bugüne bugün padişahımın mahiyetinde bir paşa olayım da, bana eşek desin. Bunu ona soracağım” der. 

Ertesi gün okula gidip hocayı bularak; 

“Beyefendi, sizin bana eşek demeye ne hakkınız var? Ben, padişahın mahiyetinde paşayım” deyince, Abdurrahman Şeref bey; 

“Ne münasebet ben sizi tanımıyorum. Ne zaman eşek dedim”, diye sorar. 

Paşa; 

“Geçen gün okulda oğluma “adam ol, baban gibi eşek olma” diye bağırmışsınız” der. 

Bunun üzerine Abdurrahman Bey; 

“Doğru, çocuğunuzu payladım. Çalışmıyordu. Sizi örnek göstererek, “adam ol baban gibi! eşek olma! diye söyledim“ der. 

Bu cevap üzerine paşa, hem özür diler, hem de teşekkür eder ve oradan ayrılır.




Kel başa şimşir tarak 

Şimşir sözcüğü, kılıç anlamına gelir. Deyimde kullanılan şimşir sözünün aslı çok sert ve dayanıklı olduğundan, tarak, cetvel v.b. yapımında kullanılan 'şimşir' ağacından gelmektedir. 

Eskiden zengin bir aile, kızlarını gelin ediyorlarmış. Oğlan evine, adet olduğu üzere, bohça bohça hediyeler gitmiş. Kayınvalide, iki görümce ve eltilere, yaş ve aile içindeki durumlarına göre; altın, gümüş kaplamalı, fil dişi ve şimşir taraklar, diğer armağanlarla birlikte verilmiş. 
Küçük elti ağır ve ateşli bir hastalık geçirdiğinden saçları dökülmüş. Aile içindekilerden başka kimsenin, kadıncağızın kelliğinden haberi yokmuş. 

Kendisine verile verile şimşir tarak verilmesi, küçük eltinin çok canını sıkmış. Kelliğini unutup, armağanları getiren kadına sızlanmış: 
"Herkese altın, gümüş tarak, bana da şimşir öyle mi? Yemi gelin, daha bu eve adımını atmadan benimle uğraşmaya başladı..." Oğlan anası gelininin bu hareketinden utanmış ve üzüntü duymuş. O kızgınlıkla çıkışmış: "Senin ki gibi kel başa, şimşir tarak çok bile" deyivermiş. 

Bu atasözü, yoksul, ya da durumu kötü bir kişinin, vaziyetine uymayan, pahalı, gereksiz şeyler almaya kalkması gibi durumlarda kullanılır.




İlk göz ağrısı 

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu' nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş. 

Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette. 
Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş. 

Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış. 

Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı: 
"Senin yavuklun, senin kocan" diyemezler, utanırlarmış. 

"Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?" diye sorarlarmış. 

Bu deyim, sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır


Zurnada peşrev olmaz 
Davul ile zurnayı musikiden saymayan ve küçük gören bir sonradan görme İstanbul' lu, Edirne' de bir düğüne davet edilmiş. Yemekten sonra açık havada yapılan oyun ve eğlenceler sırasında bu hatırlı davetliye, zurnazen başı yaklaşarak sormuş: 

-Çalmamızı arzu ettiğiniz herhangi bir parça var mı? 
Ukala adam, dudak bükmüş: 

-Ayol, kala kala zurnaya mı kaldık. Bunun peşrevi olmaz. Ne nota bilirsiniz ki siz, ne de beste. Sizin çaldıklarınızı ben dinleyemem. İyisi mi, kendiniz çalın oynayın. 

Zurnazen, bu hakaretleri pek içerlemiş. "Görürsün sen efendi" diyerek, en kabiliyetli yamaklarını etrafına toplayıp başlamış çalmaya. 
O çalar, etrafındakiler söylermiş. Ne Itri' si kalmış çalmadık, ne Dede Efendi' si. Sonradan görme bey, ağzı bir karış açık onları uzun uzun dinlemiş. Adamlar, bir besteden bir besteye, bir makamdan bir makama geçtikçe, o da renkten renge geçmiş. 

Bu deyim, hikayedeki anlamının dışında, "insanın kaderini zorlamamasını, ne çıkarsa bahtına razı olması gerektiğini anlatmak için kullanılır


buyrun cenaze namazına 

IV. Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyar.ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. 
bugünkü üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır. 
derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider. 
selam verir.oturur.kahveci yanına gelip, 
-baba erenler kahve içermi? diye sorar. 
-padişah. evet. 
-kahveci:tütün içermisin.der. 
-padişah:hayır.der. 

kahveci işkillenir.tütün içimiyorda ne işi var burda.zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var.eli titreye titreye kahveyi götürür. 

-kahveci:baba erenler ismini bağışlarmı? 
-padişaha:Murad. 
-kahveci:peki isimde sultanda varmı? 
-padişah:elbette var. 

deyince kahvecinin bet beniz atar.zangır zangır titrer.ve. 

-kahveci:öyleyse buyrun cenaze namazına der.olduğu yere yığılır. 
IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.

0 yorum:

Yorum Gönder